Tasarım Dergisi: Şu an Türkiye genelinde başta İstanbul olmak üzere bir çok yeni proje gerçekleşiyor. Kent planlaması açısından bu çalışmaları doğru buluyor musunuz?

Kent planlaması açısından birçok konuda yaşanan gecikmişliklerin telafisi anlamında yapılan çalışmaları iyi niyetli ancak, hızla kararlar verildiği ve aynı hızda uygulamaların hayata geçirildiği düşüncesi ile biraz tedirgin izliyorum. Bu konuda endişelerimi üç ana başlık altında tarif edebilirim. İlki, imar planlarının yapımından kaynaklanan sorunlar ve planların uygulanmasında karşılaşılan sorunlar. Ülkemizde kentleşme ve kent planlarının altlıklarının ne olması konularının halen bir mevzuata bağlanmadığı, çok sık değişen imar yasa ve yönetmeliklerinin olması ve bu konudaki izleme ve denetimin yeterliliği konularını daha sık tartışmamız gerekliliğine inanıyorum. Kentleşme ve imar sorunlarının çözümleri ile ilgili imar yasası uygulamalarının temel sorunu, mekânsal planlamanın, fiziksel plan elde etme amacına indirgenmesi. Yapısal Planlama-Stratejik Planlama anlayışı ve planlamada kademeli birliktelik ilkesi, 1980 sonrasında planlama literatüründe ve pratiğinde yerini almış olmasına rağmen halen sorunların yaşanması oldukça düşündürücü. İmar planlarının yapılmasında, gerek topografik haritanın iyi okunamamasından, gerekse arazinin iyi tanınamamasından dolayı çizilen imar planlarının uygulanma şansının azaldığını, bazen de tamamen ortadan kalktığını görüyoruz. İmar planlarının uygulamasından sorumlu belediye ve meclislerinin aldığı kararları hızla ve yoğunluk artışlarındaki lokal çözümler, açık-yeşil alanlar üzerindeki baskıları arttırma yönünde bir tehlike oluşturduğu ve doğal –kültürel varlıkların uygulama plan değişiklik ve tadilatlarda zarar görme ihtimalleri yüksek gözüküyor. Bu anlamda imar hukukunun günümüz koşullarına ve tekniğine uygun rehabilitasyonu zorunlu gözüküyor. Bir diğer konu ise, kentlerin planlamasında biyolojik yaşamla ilişkin bağların kent planlamalarında önemli bir parametre olarak yerini alması, yani “kentsel ekoloji” kavramının planlamada önemli bir tartışma başlığı olarak görülmesi. Günümüzde kentleşmenin doğal koşullar üzerindeki olumsuz etkisinin şiddetlenmesi, benzer şekilde kent içindeki doğal yapının bozulmasının insan sağlığı ve etkinlikleri üzerindeki etkilerinin artması gibi negatif gelişmeler, araştırmacıları “kentsel ekoloji ve yaşanabilir kent” kavramı üzerinde çok boyutlu düşünmeye ve sorgulamaya itiyor. Kentler canlı organizmalardır aslında ve bir yaşam alanı olarak kentler, doğal ve kültürel birçok unsurun bir arada ve karşılıklı etkileşim içinde bulunduğu insan ekosistemleridir. Hava, toprak, su, bitki gibi doğal koşullar ile kentlerin planlamasındaki ekonomik kalkınma için sürekli geliştirilmek zorunda olan konut, eğitim, sağlık, ulaşım, ticaret, sanayi, turizm gibi sosyo-ekonomik faaliyetler aynı potada birlikte ve iç içe geçmiş durumdadır. Kent ekosistemi olarak adlandırılan bu yapının sağlıklı işleyişi, yine bu ekosistemin bileşenleri olan doğal ve kültürel unsurların birbiriyle uyumuna ve aralarındaki dengeye bağlıdır. Bu denge ile ilgili zaman zaman aksamalar ve/veya göz ardı edilebilen durumlar yaşanmakta mıdır? Bu soru planlamanın her adımında sorulmalıdır. Bir kentsel tasarım uzmanı ve peyzaj mimarı olarak biz tüm planlama ve kentsel tasarım projelerimizde birincil kriter olarak bu olguyu ele alırız. Kentleri birer insan ekosistemi olarak inceleyen kentsel ekolojinin planlamada daha fazla söz sahibi olması ve yer bilimleri, biyoloji, planlama, sosyoloji, ekonomi, politik bilimler gibi birçok disiplinin bakış açılarının birleştiği, bütüncül bir yaklaşımı olması gerekliliğini savunmaktayım. Kentsel ekoloji, içerik ve yöntem olarak nedensellik ve sonuçların mekanla ilişkilendirmesi açısından, kentlerin coğrafi bir yaklaşımla analiz edilmesinden başka bir şey değildir. Kentlerin planlanmasında duyarlılıkları dikkate alan, kentsel ekonomik kalkınma modeli içinde “kentsel verimliliği”, “üretkenliği”, “korumayı” ve “yeniden kullanımı” destekleyen yöntem ve uygulamalara öncelik veren bir yaklaşım olmalıdır. Bu gün karşılaştığımız durumda belki de Kurbağalıdere örneğinden hareketle, coğrafyanın planlamada kullanılış biçimi ve biyolojik üretkenliğin devamının sağlanması ve yeniden kullanmayı tariflemek açısından değerli olacaktır. Dünyada kentleşmenin bu denli hızlı seyri, beraberinde kent alanlarının “doğal varlıklarının taşıma kapasiteleri” ve “kentlerin yaşanabilirliği” kavramlarını gündeme getirmiş ve dolayısıyla bu konudaki disiplinlerarası ilişki artmaya başlamış olduğunu ve bu durumdan son derece memnun olduğumu söylemek isterim. Şu an uygulanan kent planları ve bir tasarımcı olarak nasıl değerlendirdiğim ile ilgili sorunuza, kentlerin planlanmasında şu an karşılaştığımız önemli bir soruna dikkat çekerek devam etmek istiyorum. En güncel ve en yakıcı sorunun mülteci ve sığınmacı olarak ülkemize ve kentlerimize gelen zorunlu göçler konusunda vizyon geliştirilmesi ve kent planlarının bu anlamda özellikle metropollerde yeniden ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Kentleşme politikası kentlere olan nüfus akınlarının hızını, biçimini, coğrafi dağılışını, ülkenin kalkınmasına yardım edecek biçimde etkileyen eşgüdümlü politikaların tümü olarak adlandırılırken bu gün başka bir göç ile karşı karşıya kalan kentlerimiz ile ilgili acil önlem alınması gerekliliği olduğunu düşünüyorum. Suriyeli mülteci ve sığınmacı ile kentlerimizin aldığı göç konusu yerleşik hayata geçilmesi karşısında kentlerimizin bu duruma hazır olup olmadığı ve özellikle bu göçten etkilenecek olan metropollerin, İstanbul’un bu konuda hazır olup olmadığını tartışmalıyız. Bugün 2 milyon ancak ilerideki günlerde daha fazla sayıda mülteci ve sığınmacı kabul edileceğini bildiğimiz ülkemiz kentlerinin bu konuklarımızın yerleşik hayata geçmesine yönelik bir planlamaya hazır mıdır? Türkiye’ye sığınma amacıyla gelen Suriyelilerin sayısındaki artış ve iskân edilmek istendikleri kamplarla sınırlı kalmayıp -kendilerine göre gayet haklı nedenlerle- başta bölgenin, sonra da tüm Türkiye’nin şehirlerine yayılmaları mülteciler konusunu ülke gündemine ciddi bir şekilde önlem alması gerekliğini ortaya koyuyor. Savaştan ayrık olarak birçok ülkeden gelerek ülkemize sığınan sığınmacılar ile Türkiye’nin birçok kenti zaten uzun süredir iç içe yaşaıyor. Ancak Suriyeli mültecilerle sayısal olarak son artış eğilimi nedeniyle artık birçok kentte çok sayıda birlikte yaşadığımız mültecilere karşı sorumluluklarımız ve birlikte yaşam formülleri üzerine daha çok düşünülmesi ve olası sorunlara karşı pro-aktif önlemlerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Zira, kentlerimizdeki mültecilerin kendileriyle birlikte kente taşıdıkları birikimin kente zenginlik kazandırması bu alanda yapılacak koordinasyon ile mümkün olabilecektir. Bu birikime sırtını dönen kent ise aslında bu zengin nicelik ve niteliği sadece suç örgütlerine terk etmiş olacak. Bu nedenle şimdi çok önemli bir sürecin başlangıç aşamasındayız. Bu fırsatı insanlık onuru adına dayanışma ve kentimiz için çok iyi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Barınmadan başlamak üzere yeme-içme, ısınma, sağlık, eğitim, çalışma gibi insan olmaktan kaynaklanan tüm sorunları ile sadece kendi başlarına çözüm bulmak zorunda kalıyorlar. Sayıları az olduğu için şehir içinde “görünmez” olan sığınmacıların takriben son 2 yıl içinde gittikçe artan bir ivme ile sayılarının çoğalması ve yıllardır neredeyse istikrar bulmuş sığınmacı sayısının (Suriyeli mülteciler hariç tutularak bile) 4 katına çıkması Türkiye adına çok önemli bir gelişme sayılmalıdır. Bu kişilerin yerleştirilmeleri meselesi önemli bir çalışma alanı olarak karşımıza çıkıyor. Esasen kentlerimizde yaşanan bu şok halinin kentsel planlamanın tüm aktörlerince ivedilikle ele alınması gerekliliğini düşünmekte ve bu fırsatı insanlık onuru adına dayanışma ve kentlerimizin sağlıklı gelişimi için çok iyi bir şekilde değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum…

Tasarım Dergisi: İstanbul özelinde düşünürsek; organik bir şehirde şehir plancılarının, mimarların ve peyzaj mimarlarının işleri gittikçe zorlaşıyor. Sizce İstanbul’un değişim şansı var mı?

İstanbul’da değişim ve dönüşüm zor bir süreç. Kent oldukça kompleks bir yapıya sahip. Bu karmaşıklık hem kentin çok katmanlı olmasının, yani zaman içinde geçirmiş olduğu sürecin bir sonucu, hem de plansızlığın bir sonucu. İstanbul gerçekten çok bilinmeyenli bir denklem. Bu denklemi çözmek akıllı, mantıklı ve sabırlı bir kentsel yönetim modeline ihtiyaç duyuyor. Ancak, ne yazık ki, İstanbul son yıllarda çok farklı bir dönüşüm serüveni yaşıyor. Planlama bu serüvenin piyonu görevinde. Dönüşüm kavramı makro ölçekte bir planlama probleminden çok, masa başında alınan politik kararlarla yürütülüyor. Rant bir çok şehirde olduğu gibi İstanbul’u da esir almış durumda. Kentsel altyapı ve kimlik problemleri çözülmeden günlük kararlarla bu kenti dönüştürmek, bu kente yapılacak en büyük kötülüktür. Deprem karşısındaki kırılganlığı ve sağlıklı bir kentsel yaşam sunma konusundaki eksiklikleri nedeniyle birçok kez biz şehir plancıları-mimarlar ve peyzaj mimarlarından eleştiriler alan bu kentte, biz de kentsel dönüşüm projelerinin gerekliliğini kabul etmekte ancak, bu dönüşümlerin, yerleşimcileri ile birlikte, doğal-kültürel varlılarının, kimlik ve bellek odaklarının, mimari miras değerlerinin vazgeçilmezliği içerisinde uygulanması gerekliliğini düşünüyoruz ve bu noktada, kentsel dönüşüm ya da yenileme çalışmalarının gerçekleşmesine katkı koymak için çalışıyoruz. Kentin kendisi için tanımladığı yeni fonksiyonlar kente yeni bir anlam yüklerken mekân kendini bu yeni yapılanmadan soyutlayamıyor. Bu yeniden yapılanma; İstanbul’da kentsel dönüşüm yenileme ve sağlıklaştırma alt başlığında ele alınsa da, mekan üzerinde birlikte planlamadan ziyade, lokal projelerden bütüncül planlara kadar değişik görünümler sergiliyor. İstanbul için dönüşüm kavramı belki hızlı karar üretmeden, belki de gerçekten gecikmişliğin verdiği bir süreçten kaynaklı olarak kavram değişikliği de yaşadı. Bu bağlamda bizler de zorlanmadık desek doğru olmaz gerçekten. Yukarıda değindiğim imar uygulama planları ve yerel ölçekteki müdahalelerin getirdiği zorluklar, kentsel ekoloji kavramının planlamadaki başat rolünün göz ardı edilmesi ve mülteci / sığınmacı başlığı altında vermeye çalıştığım göç, plansız nüfus artışı İstanbul üzerindeki zorluğun katsayılarını değiştirdi. İstanbul’un değişme şansı var mıdır sorunuzu, zaten değişmesini değil, dünya kenti olmasını sağlayan değerlerinin doğası ile, coğrafyası ile tarihi kimliğini kaybetmeden atılacak temel adımlarla gerçekleşecek sağlıklı bir değişimi önemsediğimi söylemek isterim. İstanbul’da küresel kent vizyonu ve deprem ile gündeme gelen kentsel dönüşüm projelerinde ve İstanbul’un yeniden şekillenmesi aşamasında, sadece bu vizyonu ve bu vizyona ilişkin kentin yeniden şekillenmesini tek başına ele almak anlamsız ve yetersiz. Kent mekanında dönüşümün gündeme gelmesinin bir anlamının bu vizyon etrafında kenti yeniden şekillendirmek olduğu ve bu sürecin kent için doğruları göstermediği bizlerin de kabul ettiği bir gerçek. Depremsel kırılganlık, çarpık yerleşmeler ve yanlış yer seçimleri ile dramatik sorunlar yaşayan, sağlıklı bir kentsel altyapı sunamayan ve bazı alanlarda yaşamayan eski fonksiyonları nedeniyle köhneleşen bu kentte, biz kent plancı ve tasarımcıların da kabulü olan kentsel dönüşüm uygulamalarını disiplinlerarası işbirliği içerisinde yapmayı sağlayabilirsek avantaja döndüreceğimizi ve bu şansı yakalayabileceğimizi düşünüyorum.

Tasarım Dergisi: Kentsel dönüşüm negatif bir kavram olarak değerlendiriliyor ama doğru uygulandığında yapıcı sonuçlar doğurabilir. Örneğin bu sayıda sizin Kurbağalıdere projenizi yayınlıyoruz. Bu projeyi biraz açabilir misiniz?

Maalesef, tartışmalı süreçlerin yaşanması sebebi ile ülke gündemimizde negatif bir kavram olarak değerlendirilmekte olmasına karşın, “Kentsel Dönüşüm” kavramının, kentsel planlamanın önemli bir enstrümanı olduğunu ve öncelikle büyük kentlerimiz olmak üzere acil ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Kentsel dönüşüm kentlilerin sağlıklı, kaliteli ve dengeli bir çevrede yaşamalarının amaçlanması, kent politikalarının üretilmesidir ve özellikle büyük kentlerimizin aşırı nüfus yığılmaları düzensiz ve çarpık yapılaşmalar ve yanlış yer seçimleri sebebi ile yaşadığı sorunların aşılmasında kullanılabilecek önemli bir kavramdır. Bu tip olumsuzlukların önüne geçmek ve mevcut olumsuzlukları ortadan kaldırmak, daha sağlıklı, düzenli, yaşanabilir kentler meydana getirmek için kentsel dönüşüm projeleri üretilmelidir ve Kurbağlıdere Projesi de tam da böylesi bir proje. Dönüşümün en önemli argümanı açık yeşil alan strüktürünün doğru kurgulanması. Burada peyzaj mimarlarına önemli görevler düşüyor. Kentin dönüşümünde kamusal alan ve açık-yeşil alan strüktürünün henüz planlama aşamasında doğru kurgulanması, özellikle İstanbul gibi deprem riski taşıyan kentler için çok daha önemli. Kurbağalıdere Projesi, Kadıköy Belediyesi tarafından gerçekleştirilen proje yarışmasının bir çıktısı. Bu proje ile eşdeğer proje ödülü kazandık. Ancak proje yaklaşımımız diğer projelere göre bazı temel farklılıklar gösteriyor. Proje kapsamında Kurbağalıdere’yi yeniden geçmişteki doğal peyzaj karakterine uygun olarak İstanbul’a geri kazandırmayı amaçladık. Kurbağalıdere, tıpkı eskiden olduğu gibi İstanbul’un önemli bir mesire alanı olarak kullanılsın istedik. Dere yatağına yapılmış ve yapılacak tüm yapılaşmayı reddettik. Özellikle Fikirtepe Kentsel Dönüşüm Projesi’ne karşı tavrımızı doğadan ve yeşilden yana koyduk. Geçmişte olduğu gibi sözü geçen alanı yeniden papazın çayırı haline getirdik. Halen İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülmekte olan Kurbağalıdere rehabilitasyon projesini önemsiyorum. Bildiğim kadarıyla, mevcut kirletilen suyu arıtma tesislerine yönlendirerek denize deşarj edip, denizden aldıkları temiz suyu ise dereye pompalayacaklar. Bu işlem derenin yeniden canlanmasını sağlayabilir. Ancak dere yatağı çevresinin rehabilitasyonu ve düzenlemesi de en az derenin kendisi kadar önemli. Bu konuda nasıl bir yol izleneceğini merak ediyorum. Umarım bu proje olumlu sonuçlanır ve diğer dere yataklarının rehabilitasyonuna model oluşturur.

Tasarım Dergisi: Kadıköy’ün Yeldeğirmeni Mahallesi hem toplumsal hem de fiziki değişimler geçiriyor. Sizin bu bölge için bir çalışmanız oldu mu, olacak mı? Buradaki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sizin de tariflediğiniz hali ile hem toplumsal hem de fiziki anlamda olumlu bir dönüşümün izlerini gördüğümüz Yeldeğirmeni Mahallesi’nde gerçekleştirilen kentsel yenilemede farklı bir yaklaşım ve uygulama pratikleri olduğunu görmekteyim. Kadıköy rıhtımının ardındaki tepe üzerine kurulu, İstanbul’un kendine has karaktere sahip semtlerinden biri olan ve kentsel bir çöküntü alanına dönüşen, bir yandan da çevresindeki büyük kentsel değişimlere ayak uydurmaya çalışan Yeldeğirmeni’nde uygulanan model, mahallenin kendi kendisini, kendiliğinden yenilemesini sağlayacak dinamikleri harekete geçirmeyi hedeflemesi, biz kent planlamanın aktörleri olan peyzaj mimarları, mimarlar ve plancılar için değerli bir model olması açısından olumlu olarak değerlendiriyorum. Yeldeğirmeni örneğinin anatomisi kentlerin yeniden ele alınmasında önemli bir rol model olacaktır. Kadıköy Yeldeğirmeni’nin günümüze kadar gelen tarihi dokusu ve kendine özgü mahalle kimliğinin korunması ve yaşatılması için 2010 yılında başlanan Yeldeğirmeni / Rasimpaşa Mahalle Canlandırma Projesi, içinde yaşayan insanlarla birlikte ele alınması, sosyal, ekonomik ve fiziki anlamda daha sağlıklı ve yaşanabilir bir kent parçası yaratmayı amaçlaması anlamında kurgulanan proje bir kentsel tasarımcı olarak beni heyecanlandırıyor. İzlediğim ve yayınlarını takip ettiğim kadarı ile; Yeldeğirmeni’nin alt yapısının yenilenmesi, tarihi eserlerin korunması ve işlevlendirilmesi, kamusal alanlar yaratılması, cephe düzenlemelerinin yapılması gibi fiziki projelerin yanı sıra; mahalle halkının da sorumluluk alacağı esnaf birliğinin oluşturulması, etkinlik ve atölye çalışmaları yapılması gibi sosyal projeler de canlandırma kapsamında yaşama geçiriliyor. Böylece, yıpranmış kent dokusuna gelecek tahribatın engellenmesi amacının projenin ilke ve esaslarına oturtulmuş olmasını değerli buluyorum. Bu süreçte dikkat edilmesi gereken konu mahallede yaşayan halkın bu alanı terk etmesine neden olacak bir soylulaştırma sürecinin önünün alınmasıdır. Kentin belleğini ve karakteristiğini oluşturan kent kültürünü kaybederseniz o bölge bir tiyatro dekorundan öteye geçemez. Tehlike buradadır. Bu bağlamda sivil toplum örgütlerine ve yerel yönetimlere önemli görevler düşüyor. Bu dönüşümü kontrollü ve mantıklı bir yöntemle çözmenin yolunu bulmak gerekir. Biz geçtiğimiz yıl içerisinde Yeldeğirmeni bölgesinin yalısını oluşturan Kadıköy Meydanı ve çevresi için bir proje geliştirdik. Projemiz yıllardır kente sırtını dönmüş Kadıköy merkezini yeniden denizle buluşturmayı hedefliyor. Bu kapsamda denize dik sokakları denizle buluşturmak amaçlı yayalaştırma ve trafik sistemini disipline etmek amaçlı çalışmalarımız oldu. Kadıköy Meydanı ismi gibi gerçek bir meydan statüsüne kavuşturuldu. Sahil boyunca yer alan otobüs ve dolmuş depolama alanları kaldırıldı ve tüm sahil yayaların kullanımına ayrıldı. Adeta, Kadıköy yalısına yeniden kavuştu. Haydarpaşa Garı eskiden olduğu gibi kentin simgesi haline getirildi. Meydan ile tarihi gar arasında güçlü yaya ilişkileri kuruldu. Tarihi Kadıköy Çarşısı ve Yeldeğirmeni Mahallesi yeni imajıyla Kadıköy Meydanı ve sahilinin önemli bır bileşeni haline getirildi. Geçmişine ve hafızasına saygılı bir anlayışla…