Oktan Nalbantoğlu: ON Tasarım olarak çok disiplinli bir ofisiz. Bünyemizde kentsel tasarımcılar ve peyzaj mimarları çoğunlukta olmak üzere mimar, şehir plancısı ve endüstri ürünleri tasarımcıları da çalışıyor. Temelde kentsel tasarım ve peyzaj tasarımı ağırlıklı çalışıyoruz. Özellikle kamusal alanlar üzerine çalışmaktan keyif aldığımızı söyleyebilirim. Kent adına bir şeyler söyleyebilmek, özellikle kamusal alanlarla ilgili sözümüzün olması bizi oldukça heyecanlandırıyor. Merkez ofisimiz Ankara’da, İstanbul ofisimizi de 5 ay önce açtık. Türkiye’nin 7 bölgesindeki farklı illerde projeler üretiyoruz. Müşteri profilimiz belediyeler, özel şirketler ve diğer kamu kuruluşlarıdır (özellikle bakanlıklar).

DY: Şu an devam eden mevcut projeleriniz nelerdir?

ON: Üzerinde çalıştığımız önemli projelerden birisi Ankara’da kurulacak olan Türkiye’nin ilk Milli Botanik Bahçesi. Eskişehir yolu üzerinde Tarım Bakanlığı ile Hacettepe Üniversitesi arasındaki yaklaşık 2,5 milyon metrekarelik geniş bir alanda kurulacak. O projenin konsept aşamasından başlayarak, uygulama projeleri ve sonrasındaki müşavirlik hizmetlerini TÜMAŞ A.Ş. ile birlikte yürüteceğiz. Aynı şekilde İstanbul projelerimiz var. İstanbul’daki kamusal alanlarla ilgili projeler üretiyoruz. Kadıköy Meydanı ve Haydarpaşa Garı Çevre Düzenleme Projesi bunların en önemlilerinden birisi. Kadıköy Meydanı ile Tarihi Haydarpaşa Garı’nı bir bütün olarak ele alıp İstanbul’a nitelikli bir kamusal alan kazandırmaya çalışıyoruz.

DY: Haydarpaşa Port projesi gündemde…

ON: Öyle bir şey yok şu anda. Biz Tarihi Haydarpaşa Garı çevresini gar konseptinde tasarladık. Bu zaten çok disiplinli bir tasarım. Biz bu sürecin çevre düzenleme (peyzaj) ayağında yer alıyoruz. İTÜ’deki hocalardan oluşan bir danışma kurulu denetiminde, bizim de içinde olduğumuz bir grup tarafından projelendiriliyor. Tüm projeler “gar” konsepti üzerinden geliştirildi. Daha sonra konsept değiştirilirse onu bilemeyiz. Bu güne kadar Tarihi Haydarpaşa Garı’nın farklı bir işlevle kullanacağına dair bir bilgi almadık. Zaten kentsel tasarım ve peyzaj tasarımı kararlarımız tamamen mekanın gar olarak kullanılması üzerine kurgulandı.

Onun dışında Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bulvar düzenlemesi, cephe rehabilitasyon projeleri, kent meydanı projelerimiz var. Aydın Kent Meydanı önemli bir projelerimizden birisi. Uygulamasına başlandı, sanıyorum yılsonunda bitmiş olacak. Projeye meydan olarak başladık, ancak merkezin birçok noktasına dokunuyoruz. Aydın’ın çok değerli bir belediye başkanı var.

Manisa’da kentin en büyük parkını tasarladık. İhalesi yapılmak üzere. Gelecekte kentin tarihi dokusu ile kültürel peyzajını çakıştıracak bir proje çalışması yapmak niyetindeyiz. Belediye başkanının da öyle bir vizyonu var. Çok yoğun göç alarak çöküntü alanına dönüşmüş olan Batman’daki İluh Deresi’ne yönelik rehabilitasyon ve kentsel dönüşüm projesinin ilk fikirlerini ortaya attık. O da bizim için çok değerli bir proje çünkü gerçekten kentsel rehabilitasyon olarak tanımlayabileceğimiz, tarihi merkezin neredeyse içinde kalmış sorunlu bir alan. Proje çalışmalarımızda önem verdiğimiz konuların başında “bağlam” geliyor. “Yer”in, coğrafyanın doğal ve kültürel özelliklerinden yola çıkarak tasarım yapmaya çalışıyoruz. Çağdaş ve günceli de yakalayarak elde edilen projeler bunlar. Ancak hiçbir zaman bağlamdan kopmadan… Bir de zaman buldukça yarışmalara giriyoruz.

DY: Türkiye’de açılan yarışmalar hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Amacına yönelik mi yapılıyor?

ON: Türkiye’de yarışmalar aslında çok önemli. Özellikle mimarlığın gelişmesi, genç meslektaşlarımız için çok önemli. Aynı zamanda ortak üretim mekanizmalarının çalıştırılabilmesi açısından ve ekip olarak çalışma ruhunu yakalamak adına önemli. Ancak Türkiye’de yarışmalar aslında kanayan bir yara. Bunun 3 temel nedeni var: Yarışmayı açan idareler, jüri ve yarışmacılar. 3 noktada da sıkıntıların olduğunu düşünüyorum. İdare boyutundan bakarsanız, yarışma süreçlerini çoğu zaman bir şov aracı olarak kullanmak istiyorlar. Özellikle seçim dönemlerinde ya da Türkiye’de gündem yaratmak adına… Yarışma yoluyla elde edilen projelerin neredeyse % 80’i uygulanamıyor. Özellikle kentsel tasarım projeleri. Tabii bunun farklı sebepleri var, sorumluluğu doğrudan yarışmayı açan kuruma yüklemek biraz haksızlık olabilir. Bunun bir de jüri ayağı var. Yarışma şartnamelerinin yeterli ciddiyetle hazırlanmadığını düşünüyorum. Yarışmalara jürilerin daha fazla zaman ayırması gerekir. Yarışma şartnamelerinin biraz daha titiz hazırlanmasında fayda olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde yarışmaların değerlendirme süreçlerinin de biraz daha kapsamlı ele alınması gerekiyor. Katılımcılar ise yarışmaları fikir ortaya koymaktan çok ticari bir kazanç, bir meta olarak görmeye başladılar. Bazı yarışmanların basma kalıp çözümler üreterek, sahte dünyalar yaratarak, dijital teknolojinin olanaklarını da kullanarak jürileri yanıltmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Jüri de zaman zaman bunlardan etkileniyor. Projeler artık çok fazla birbirine benzemeye başladı. Biraz daha ciddi olmak lazım.

DY: Gelibolu Yarışması’nın kolokyumunda 3.’lük ödülü kazanan proje çok konuşulmuştu.

ON: Böyle bir sorun var. Ancak asıl sorun, idare hala 3. Proje’ye hayran (gülerek).

DY: Yarışmalarda jürinin yapısı da önemli. Açılan yarışmaya göre, örneğin kentsel tasarım yarışmalarında kentsel tasarımcıların ağırlıklı olması önem kazanıyor.

ON: Evet kesinlikle. Jüride isme değil, yapmış olduğu işlere bakmak lazım. Akademi önemlidir ancak jüri üyesi olacak kişilerde pratik tecrübenin olmasının çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bir çok meslektaşımı tenzih ederek söylüyorum, bazı yarışmacılar özgün fikirler ortaya koymaktan çok ödül alabilmeyi önceliklerine koyabiliyorlar. Kalite de giderek düşüyor gibi geliyor bana. Değerlendirme süreçlerinde çoğu zaman projelerin % 50 ye yakınını birinci ya da ikinci turda elemek zorunda kalıyorsunuz. Bir nitelik ve nicelik sorunu var. Son zamanlarda yarışmaya katılımlarda da bir sorun oluşmaya başladı. Yeterli katılım sağlanamıyor.

DY: Yarışma sürelerinde de bir sorun var sanırım. Çok kısıtlı süre içerisinde projelerin elde edilmesi isteniyor. Öyle değil mi?

ON: Kesinlikle öyle. Yarışmaların şu an max. süresi 3-4 ay olmaya başladı. Koca kentsel tasarım projeleri bunlar. Bir diğer önemli sorun ise fikir projesi meselesi. Projenin başlığına “fikir projesi” dediğiniz andan itibaren idare o projeyi uygulayıp, uygulamamakta tamamen serbest kalıyor. Fikir projesi elde edilmesine karşı değilim. Ancak fikir projesi adı altında 1/50, 1/20 detaylara kadar projeleri talep ettiğiniz zaman o fikir olmaktan çıkıyor, uygulama projesi oluyor. O nedenle jürinin bu tuzağa düşmemesi lazım. Gerekirse jüri üyeliğinden istifa ederek tepkisini göstermesi lazım. İdare müelliflik haklarınızı elinizden alıyor, daha sonrasında istediği projeyi uyguluyor. Meslektaşlarının hakkını savunabilmek adına özellikle jürinin bu konuda çok dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum.

DY: Yasalarda da yarışmalar konusu çok net değil gibi. Yönetmelik var onda da birçok şey yarışmayı düzenleyen kurumun inisiyatifine bırakılıyor.

ON: Yarışmalar yönetmeliğinin yeniden ele alınmasında fayda var. Ama maalesef meslek örgütleri arasında bir uzlaşma yok. Özellikle meslek odalarının şovenist tutumu yarışmalar konusundaki en büyük engel. Bu durum tüm meslek odaları için geçerli. Odalar yarışmayı organize eden idareyle yakın olduğu müddetçe kendi odası mensupları dışındaki kimselerin, özellikle kentsel tasarım yarışmalarına katılmasını istemiyor. Örneğin diyor ki “ekip başı mimar olmak kaydıyla” bu yarışmaya katılınabilir. Ben aslında “ekip başı” tabirine de karşıyım. Belki ekip temsilcisi denebilir. Yarışmalar yönetmeliğinde bu durumun mutlaka değiştirilmesi gerekir. Ekibi temsil eden kişi olmalıdır kastedilen. Ekip adına idari ve maddi konuları çözüme kavuşturmaya yetkili, grubu organize eden kişi olmalıdır diye düşünüyorum. Ekip başı kavramı bana göre tamamen yanlış bir kavram. Bir de dikte edilmemeli. Yani zorunlu olarak ekipte “mimar, peyzaj mimarı olacaktır,” demek bana yanlış geliyor. Sonunda siz her meslek disiplininin yarışmalara katılmasını teşvik edin, zaten farklı mesleklerden oluşan ekipler daha başarılı oluyor. Bu kaçınılmaz. Ancak bunu dikte ederek sahte birlikteliklerin oluşmasına da aracı olmamak lazım. Bunların tümünün bir daha ele alınabileceği bir yönetmeliğin oluşturulması gerekir.

DY: Peki birincilik ödülü aldığınız projelerden uygulananlar oldu mu?

ON: Olasılığı olanlar var diyebilirim. Zonguldak’taki yarışmada çok ciddi görüşmelerimiz oldu ama bir noktada tıkandı.

DY: Projelerin uygulanmamasında mülkiyet sorunu sanırım en büyük etmenlerden biri.

ON: O da var ancak Zonguldak örneğinde belediye başkanı milletvekili adayı oldu. Başkanlığı bıraktı. Yerine vekalet eden belediye başkanının gündemini dahi oluşturmuyor bu proje. Oysa ki Zonguldak için çok önemli bir proje. Gelibolu Yarışması’nda da idare ile görüşüyoruz ama dediğim gibi onlar üçüncü projeyi çok beğeniyorlar. Somut olarak yarışma sonucunda uygulanan projemiz olduğunu söyleyemeyiz. Tabii idare ayağı ile ilgili sorunlar da var. Siz mülkiyet problemini çözmeden, bütçesi ile ilgili öngörülerinizi oluşturmadan yarışmaya çıkarsanız projeyi baştan çıkmaza sürüklersiniz.

Ancak yine de yarışmalardan kesinlikle ve kesinlikle vazgeçmememiz lazım. İdareleri de bu anlamda teşvik etmeye devam etmeliyiz. Ne olursa olsun proje yarışmaları eğitici-öğretici süreçler.

DY: Son olarak, bir yarışmaya katılmaya karar verdiniz. Ekip olarak süreç nasıl ilerliyor?

ON: Bizim yarışmalarda bir başarımızın olduğuna inanıyorum. Bunun temelinde yatan unsur ekip çalışması. Bizde herkesin söz hakkı vardır ve herkes ne yapacağını bilir. Projenin ilk konsept aşamasında ciddi bir beyin fırtınası yapılır, tüm fikirler tartışılır. Daha sonrasında uzlaşma sağlanan bir fikrin üzerinde yola devam edilir ve süreç hızlı bir şekilde ilerler. Yarışmalarda en tehlikeli konu kararsızlık ve fikirlerin bir türlü uzlaşamamasıdır. Bu durumlarda son sözü söyleyecek birisinin olması önemlidir.

DY: Çok teşekkür ederiz.

ON: Ben teşekkür ederim.